Ben Memecan çiftinin evinde vermiş olduğu yemeğin çok da güzel bir filminin yapılabileceğini düşünüyorum.
Türkiye’de maalesef burjuvazi henüz bir sınıf olarak daha henüz olgunlaşmamış bile olsa, o film için esin kaynağı olarak Luis Bunuel’in ‘Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği’ (The Discreete Charm of the Bourgeoisie) adlı filmini alabiliriz.
Gerçi filmi bu durumda ‘Küçük Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği’ (The Discrete Charm of the Peti-Bourgeoisie) olarak yeniden adlandırmamız gerekecek.
Yemek hakkında yazılanları okudukça Bunuel’in o muazzam filmini hatırlama nedenlerim şöyle:
1- O filmde yemeğe davetli misafirler bir türlü yemeye başlayamazlar. Çünkü birbiri ardına bir dizi absürd ve abuk olayla karşılaşırlar. Yeni Hayat apartmanının dairesindeki yemek davetinde de misafirlerin yemek yemeye fırsat buldukları çok şüpheli. Çünkü birbiri ardına bir dizi absürd olay orada da olmuş.
2- Bunuel filminde bir dizi ‘gotik flashback’ unsuru kullanmıştı. Bizim filmde yer yer Türkiye’nin çeşitli yörelerinden çekilmiş fotoğraflar kullanırsak ‘gotik flashback’ koşulunu da kolaylıkla yerine getirmiş oluruz.
3- Filmde davetliler kendilerini birden kapkaranlık ve içinde yankılanmalar olan, birbiriyle kesişen koridorlarda yürürken bulurlar. Bu kendi başına bile Türkiye’nin halini çağrıştırıyor.
O sahnenin düşüncesi bile beni korkutuyor. Çünkü o davetliler ve bir Başbakan ile ben kendimi karanlık ve sesin yankılandığı bir koridorda bulmayı doğrusu hiç istemezdim.
Sadece bu Başbakan’ı kastetmiyorum. Hiçbir başbakan ile karanlık bir koridorda bulunmak hoş değil benim için.
Ben misafirlikte yemek yerken Asia Argento’nun son erotik filmi (The Last Mistress) hakkında konuşmak isterim.
Türkiye’nin sorunları ve çözüm önerileri hakkında ne konuşmak ne de bunları duymak istiyorum.
Haydi kaçınsanız bile böyle bir ortamda buldunuz kendinizi. Peki ama bir Başbakan’la bunu nasıl konuşur, tartışır ki insan...
Ben sadece bu yüzden ‘Keşke bizim Başbakanımız Berlusconi olsaydı’ diye düşünürüm. O da bu tür şeyler dışında hiçbir şey konuşmuyor. Fazlası da sıkar bu konunun...
4- Bunuel’in filminin sonunda davetli çiftler ne olacağı belirsiz bir geleceğe doğru biraz da mahzun bir şekilde yürürlerken ‘Son’ yazısı gözükür.
Türkiye’ye bundan daha özgü bir sahneyi, insan uğraşsa bile çekemezdi.
Yeni Hayat apartmanındaki davetten sonrasının da dokümanteri çekilmiş olsaydı, hemen hemen tıpkı filmdekine benzeyen bir görünüme şahit olacağımıza eminim.
Gördüğünüz gibi bir film çekmek için elimizde her türlü malzeme var.
Ama ben biraz da gecikmeli olsa da Memecan çiftine küçük bir tavsiyede bulunmak istiyorum:
Siz siz olun bundan sonra sakın ha gerektiği zaman evine erken yollayamayacağınız insanlardan ibaret bir davetli listesi oluşturmayın.
İyice planlanırsa Emre Aköz ve karısını evine erken yollamanın elbette bir yolu vardır mutlaka ama gerekirse Başbakan’ı nasıl yollayacaksınız erkenden yahu?
Sakın ha bir de kimseyi ‘bunlar olmadı, bunlar söylenmedi’ diye ikna etmeye de uğraşmayın. Çünkü siz biliyor musunuz meşhur Casablanca filmindeki ünlü ‘Play it again Sam’ cümlesi filmin hiçbir karesinde söylenmedi. Ama bu cümle her insanın bilincine kazınmış, adeta kolektif bilincimizin bir anısı haline gelmiştir.
Halbuki filmin o sahnesinde İngrid Bergman sadece ‘Play it Sam’ demiştir fakat ‘Tekrar çal Sam’ lafı ‘Çal Sam’dan daha romantik geldiğinden herkes olana değil olması gerekene inandırmıştır kendisini.
Hatta lafın ‘Tekrar çal Sam’ olması gerektiğine inanan bir grup insana filmin o sahnesi izlettirildiğinde, onlar lafın doğrusuna değil de o anda görmekte oldukları filmde bir yanlışlık olması gerektiğine inandırmışlar kendilerini. (Bu gerçekten yapılmış bir deneydir).
Anlayacağınız; siz o gecenin bir videosunu çıkartıp seyrettirseniz bile insanlar yine de filmin yanlış olduğunu söyler ve kendilerinin yanlış söylediklerine katiyen inanmazlar... Bilmem anlatabiliyor muyum!
Sonuç itibarıyla; bütün olan bitenler, Truffaut’un ‘Stolen Kisses’ filminden bana çarpıcı gelen ve hep hatırladığım bir masumiyet cümlesini anımsattı.
‘İnsanlar harikadır’ demişti filmdeki karakter. Ama ben şimdi bunu ‘İnsanlar çok iticidir’ olarak yorumluyorum.
Uzaktan izlediğim ve tarafı olmak niyetimin bulunmadığı tartışmaları okurken, bazı tavırları hayalimde canlandırırken aklıma tek gelen laf; ‘Ne kadar da itici’...