Yazara ve yazıya özenin iyice azaldığı, hoyratlığın ‘genel eğilim’ olduğu günümüzde...İnce, zarif, dost okurlar olmasa ben de farkında değildim. Meğerse... 20 Kasım’da Star’da iki yılımı bitirmişim.
Okurlardan biri, star’daki ilk yazımın sonundaki dörtlüğü de anımsatmakta: ‘Ve gönül Tanrısına der ki: - Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!’
* * *
İki yıldır...
Gün sektirmeden...
Pazar Star’la birlikte, haftada sekiz yazı, dersler, tezler, kısacası yoğun hayat koşuşturması derken...
Zamanın nasıl geçtiğini çok da fazla fark edememişim galiba.
Baktım 2008 Kasım’ı da gümbürdeyip gidivermiş.
* * *
Meğer geçen Kasım’da da durum pek farklı değilmiş.
Ve duygularımı geçen yıl Star Pazar’daki ‘Kanatlı Karınca’ köşesinde yazmışım.
O halde ne yapalım?
Geçen yılki ‘Kanatlı Karınca’ sütununu bu kez ‘Prizma’ya taşıyalım:
‘Kasım da geçiverdi...
İşte Aralık.
Hissim odur ki, Kasım’ı saçlarından bile tutamadım...
Hálbuki...
Her insanın kendi özel tarihi var. Bazen bu özel tarih, kalabalıkların ortak yaşadığı olaylarla çakışıyor, bazen de herkesten uzakta kendi olaylarıyla, duygularını dokuyor. Kasım ortalarındaki bir gün, bana gençliğimi, geçmişte yaşadıklarımı buruk bir lezzetle hatırlatır. Taze şarabın tadına benzer bir tat siner günüme. Gençliğimi, geçmiş günleri, kendi özel tarihimi yád ederim.
* * *
Yaşamım bozulmamış son bağını galiba Viyana’da gördüm... Ama o henüz bozulmayan tek tük bağlara rağmen tek örneğine Viyana’da rastladığım hasadın ilk beyaz üzümlerinden yapılmış ‘acele şarap’ piyasaya çıkmıştı bile... Beyaz şarabın bekletilmeden piyasaya sürülmüş haline ilk defa Viyana’da rastladım ama kırmızı şarapta bu gelenek epey eski...
Beaujolais, Massif Central Bölgesi’ndeki Loire ve Soane Irmağı arasındaki bölgenin adı... Bölge, şaraplarıyla ünlü... Beaujolais bölgesi 1951 yılından beri mevsimin ilk ürününü şişeleyip piyasaya sürmekte... Bu gelenek o tarihten beri hiç değişmedi... Değişen, Beaujolais’nin piyasaya çıkış tarihi ile piyasada kalış süresi...
* * *
Benim gençliğimde, Beaujolais 15 Kasım’da ortalığa çıkar, fazla dolanmadan ve sallanmadan on beş, yirmi gün içinde de kaybolurdu... O sıralar, henüz yeryüzünün malı olmamıştı... Aradan geçen zaman içinde, Beaujolais’nin piyasaya çıkış tarihi 19 Kasım oldu... Ocak ayının sonuna kadar da piyasada kalıyor... Yayıldığı alan ise çok genişledi... Altmış milyon şişe üretiliyor... 1998 yılında Çin de bu şarabın buruk tadını tadanlar arasına katıldı... Amerikalılar ise yedi milyon şişesini tüketmekte...
* * *
Amerikalıların bağbozumunun ilk ürününü benimsemelerinin iki nedeni var... Birincisi, Amerika’nın en büyük bayramı olan ve 1863 yılından beri kutlanan ‘Şükran Günü’nün Beaujolais’nin piyasaya çıkışı ile çakışması... İkincisi, Fransız teknolojisi ile California şaraplarının bir kültür olarak hem Amerika’da, hem de dünyada yayılması...
* * *
Bende de Beaujolais peşine düşmek eski bir alışkanlık... Bir Kasım olduğunda, dünya milletlerinin ‘ölüler günü’ için mezarlıkları doldurmasını anımsamak gibi... 11 Kasım’ın, dokuz milyon insanın öldüğü Birinci Dünya Savaşı’nın ateşkes günü olduğunu unutmamak gibi... Gençlikten, yabancı diyarlardaki günlerden izler...
* * *
Ayın 19’unda... Beaujolais, Ocak ayının sonlarına kadar kalmak üzere ortalığa çıktı... Amerikalılar, Çinliler, tüm dünya altmış beş milyon şişenin peşine düştü... Amatör ve profesyonel tadıcıların eşitlendiği, daha ziyade anı olarak yudumlanan Beaujolais’ler... Kendi yaşam serüvenim içindeki Beaujolais kısmına bir çentik attığım da oldu... Bu Kasım da o da ıskalanmış gibi...
* * *
Ne denir?
‘Şeffaf damlalarla titreyen, ağır
Koncanın altında bükülmüş her sak.
Seninçin dallardan süzülen ıtır,
Seninçin karanfil, yasemin, zambak...
Bir kuş sesi gelir dudaklarından
Gözlerden, gönlümde açan nergisler.
Düşen öpüşler dudaklarından
Mor Akasyalarda ürperen seher.
Pencerenden bir gül attığın zaman
Işıkla dolacak kalbimin içi.
Geçiyorum mevsim gibi kapıdan
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.’
Saçına bile dokunulmadan yitirilen bir kasım düştü belki de bu yıl benim payıma...
Ben de buna Ahmet Muhip Dranas şiiriyle bir çentik atıyorum...