Salı akşamı MGK toplantısı biter bitmez açıklanan “Albay Dursun Çiçek’in tutuklama kararı”nın hemen arkasından iktidara ait veya yakın kanallardaki hepsi bilindik isimler olan taraflı gazeteci ve akademisyenlerin konuşmaları çok ilginçti.
Bir gazeteci örneğin, çok bilgiç bir edayla; doğrunun ne olduğunu sadece “Ergenekon savcısının tutuklama kararı” belirliyormuş ve ortada kesinleşmiş bir suç, hüküm giymiş bir suçlu varmış gibi “Ergenekon savcısının tutuklama kararıyla herkes Genelkurmay Başkanı’nın arkasına generalleri alarak yaptığı açıklamanın çok derin araştırmalara dayanmadığını, askerî yargının da askerlere dokunulmazlık sağladığını anlamış oldu” diyordu.
Bir başkası Askerî Savcılık’tan çıkan sonucun yanlış olduğuna baştan kesin kararını vermiş, tutuklama için “Ben böyle bir sonucu zaten bekliyordum” derken bir diğeri “Türkiye çok önemli bir adım attı ve bunun doğruluğunun somut örneği de bu tutuklama kararıyla ortaya çıktı” yorumunu rahatça yapabiliyordu... Yani hepsi Savcı’nın iddiasını o dakika “mutlak gerçek” kabul etmişlerdi. Daha da enteresan iki yorumu atlayamayacağım. Biri “Anladık ki Türkiye’nin bağımsız yargısı gerekeni yapıyor” diyordu. Hangi bağımsız yargıdan söz ettiklerini anlamıyorsunuz tabii... Mahkemelere verilen hakimlerin bile özenle “istenen görüşte” seçildiği, her şeye, tüm baskılara rağmen görevini hukuk kurallarına ve doğrularına uygun yapmaya çalışan Nejat Ede gibi hakimlerin ise “baskıya dayanamadığını söyleyerek” soruşturmadan çekildiği bağımsız yargı (!) mı bu acaba?
İŞTE BASKININ TA KENDİSİ!
Ve gelelim sonuncuya, aynen şunları söyledi: “Cumhurbaşkanı bu yasayı mutlaka onaylamalı, onaylamazsa MGK’da Genelkurmay Başkanı’nın baskı yaptığını anlayacağız”... Asıl baskı sizin bu yaptığınızın ta kendisidir diyor insan dinlerken. Dört koldan ekranları sarmışlar ve kendi mizansenlerini, sanki “ordu darbeye kalkışmış da hep birlikte yakalamışlar” havasını başarıyla ortama yaydılar.
Sonra da AKP Kırıkkale Milletvekili ve NATO Asamblesi Başkanvekili Vahit Erdem “Türk basınına bakınca çok üzüldüğünü, moralinin bozulduğunu, Türkiye ile Avrupa’nın gündeminin çok farklı olduğunu” söylüyor. Haklı tabii, böyle açıklamalar yapan, iktidarın (ve baskısındaki kurumların) her eylemini tartışmasız doğru kabul eden, hiçbir eylemi, söylemi sorgulama, irdeleme gereği bile duymayan basına baktığında moralinin bozulması son derece normal. Aslında Türkiye’yle Avrupa’nın gündemi elbette farklı çünkü orada yapay gündemler yaratılarak gerçek gündemin üstü örtülmez.
Erdem, Albay Çiçek’in “Belgeden dolayı değil, Ergenekon operasyonuna yönelik bir örgüt içinde olmasından dolayı tutuklandığını” da söylemiş, “Türkiye artık irtica, ihtilal, bölünme gibi kavramların üstüne çıkmalı. Türkiye’de irticanın hakim olacağına inanmıyorum” da demiş.
“Belge değil örgüt üyeliği” nedeni, daha duyar duymaz “itekleye itekleye artık had safhaya ulaştırılan TSK’yla inatlaşma havasını hafifletme gayreti” duygusu veriyor, zira her ikisi de aynı kapıya çıkar zaten... Bir şekilde tutuklanacak da hangisi millete “daha makul” gelir ya da hangisi “inansanız da tutukladık inanmasınız da” durumunu daha iyi kurtarır, sanki düşünülen bu.
İRTİCAYA İNANMAMAK
“İrtica, ihtilal, bölünme” kavramlarına gelince... İhtilal meselesi “böyle bir sorun yokken” var edilip yapışılıyor... Kurtulmak mümkün değil.
Bölünme konusunda bırakın DTP’nin PKK söylem ve eylemleriyle paralel ısrarlı vurgularını, Bitlis’te yapılan Tatvan Doğu Anadolu Fuarı’nda DTP milletvekillerinin PKK teröristleri için “devrim şehitleri” diye saygı duruşunda bulunmalarına bakın... Kaymakam’ın da önünde oluyor, bundan daha iyi bölücülük olur mu?
“İrtica” konusunda ise keşke Vahit Erdem’in “inanmaması” yeterli olsaydı. Anayasa’nın ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin değiştirilme isteğinin bile bununla bağlantısı var. Ah istenen değişiklikler bir sağlansa o zaman görün neler olacak...
AİHM eski yargıcı Rıza Türmen dün Milliyet’teki yazısında “askerlerin askerî mahkemede, sivillerin sivil mahkemede yargılanmalarının” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından kabul edildiğini, gece yarısı çıkarılan yasanın AİHM kararlarına dayandırılamayacağını anlatmıştı.
Konu orduya veya hükümete hak verme konusu değildir, Türkiye’de sebebi görülebilen “hükümetle ordunun açıkça rakip konumuna getirildiği” son derece hukuksuz bir gidiş vardır ve bu organize, medyasıyla yargısıyla yürütülen gidişin nasıl durdurulacağı da kesinlikle bilinmemektedir.
Not: Sivil yargımızın içinde bulunduğu muhteşem (!) durumdan olmalı dün saat 19.30’da bu kez de Albay Çiçek’in tahliye haberini aldık. Acaba şimdi o kanallarda bülbül gibi şakıyıp, peşin peşin hüküm giydiren, orduya bu nedenle toptan “darbe planlama suçlaması” yükleyen gazeteci ve akademisyenler o sözlerini nasıl temizleyecekler? Merakla bekliyorum doğrusu! |